Rumî 1323, milâdi 1907 senesi zarfında idi ki; Kürdistan'ın yalçın, sarp ve âhenin maverayı şevahik-i cibalinde tulu etmiş Said-i Kürdî isminde nevadir-i hilkatten madûd bir ateşpâre-i zekânın İstanbul âfakında rüyet edildiği haberi etrafa aksetmiş ve fıtraten mütecessis olan bazı kimseler o harika-i fıtratı pe-yapey gördükçe, mader-i hilkatin hazâin-i lâ-tefnasındaki sehaveti bir türlü hazmedemeyenleri, şu Kürd kıyafetinde, o şal ve şalvar altında öyle bir ka-nun-u dehânın ihtifa edebileceğini bir türlü anlamayarak, âtıl ve müzevvir olan ekseriyet-i hasise zelil olan hissiyat-ı umumiyesini bir kelime-i tezyi
şu mana-yi intikamında telhis etmişlerdi: "Mecnûn!.."
Mecnun...
Rumî 1323, milâdi 1907 senesi zarfında idi ki; Kürdistan'ın yalçın, sarp ve âhenin maverayı şevahik-i cibalinde tulu etmiş Said-i Kürdî isminde nevadir-i hilkatten madûd bir ateşpâre-i zekânın İstanbul âfakında rüyet edildiği haberi etrafa aksetmiş ve fıtraten mütecessis olan bazı kimseler o harika-i fıtratı pe-yapey gördükçe, mader-i hilkatin hazâin-i lâ-tefnasındaki sehaveti bir türlü hazmedemeyenleri, şu Kürd kıyafetinde, o şal ve şalvar altında öyle bir ka-nun-u dehânın ihtifa edebileceğini bir türlü anlamayarak, âtıl ve müzevvir olan ekseriyet-i hasise zelil olan hissiyat-ı umumiyesini bir kelime-i tezyi
şu mana-yi intikamında telhis etmişlerdi: "Mecnûn!.."

İfrat-ı zekâ...
Said-i Kürdî filvaki ifrat-ı zeka itibariyle hudud-u cünunda idi. Fakat, öyle bir cünûn ki, onun ruh-u kemal ve aklına, en ulvî ve fedaî şair-i bedbaht olan üstad-ı muhteremim A. Cevdet şu mısralarında tercüman-ı zîşa-nı olmuştur:
Cünun başımda yanar ateş-i meâlidir,
Cünun başımda benim bir zeka-i âlidir.
Benim cünunuma rehber ziya-yı ulviyet,
Benim cünunumu bekler azim bir niyet.
İstanbul'a Geliş
Evet, Said-i Kürdî İstanbul'a, şurezar-ı Kürdistan'ın maarifsizlikle öldürülmek istenilen kâinat idrakinde yapamadığı kâşanelere bedel Yıldız siyaset selhhanelerini zelzelelere vermek azmiyle gelmişti. Daha İstanbul'a gelmeden Van'dan, Bitlis'ten, Siirt'ten, Mardin'den, Erzurum'dan defaatle nefy olundu. İstanbul'a gelmesiyle beraber Abdülhamid tarafından da suret-i ciddiye-de tarassud altına aldınldı ve bir kaç kere tevkif edildi. Nihayet bir gün geldi ki, Said-i Kürdî'yi Üsküdar'a, Toptaşı'na yolladılar. Çünkü, hapishanede ikaz edilecek kimseler bulunmak muhtemeldi. Bimarhaneden ikide birde çıkanlır, maaş, rütbe tebşir edilir.. Hazret-i Said:
"Ben Kürdistan'da mekteb açtırmak üzere geldim. Başka bir dileğim yoktur. Bunu isterim ve başka bir şey istemem."
...derdi. Tabir-i âherle, Bediüzzaman iki şey istiyordu: Kürdistan'ın her tarafında mektebler açtırmak istiyor, başka bir şey almamak istiyordu.
Arş-t kanaat oldu, behişt-i gına bize,
Biz inmeyiz zemin-i müdâraya ol emîn.
Mansıbların, makamların en bülendidir,
-Vicdanımızca- mansıb-ı tahkir-i zalimîn.
En büyük ders;...
Şehzadebaşı'nda şematetle bir konferans verildiği gece, kemal-i mehâbetle sahneye çıkıp irad ettiği nutk-u beliğ-i bîtarafane, Said'in ihata-i ilmiyesi kadar hamaset ve fedakârlıkta da bîmenend olduğunu teyid eder.
Gerek o gece, gerek menhus Otuz Bir Martta cihan-değer nasihatlarıy-la ortaya atılan hoca-i dânâya; böyle tehlikeli âvanda vücud-u kıymettarının sıyaneti nef'an-lil-umum elzem olduğu ihtar edildiği zaman;
"En büyük ders, doğruluk yolunda ölümünü istihkar dersi vermektir."
"Yerinde ölmek için bu hayat lazımdır" fikrine karşı;
Âşinâyız, bize bîganedir endişe-i mevt,
Adl ü hak uğruna nezreylemişiz canımızı.
mısralarıyla mukabele ederdi.
Said-i hüşyar'ın safvet-i ruhunu, besalet ve şecaatini, fedakarlığındaki nihayetsizliğini anlamak ve ona ebedî bir rabıta-i aşk ile bağlanmak için lisan-ı hamasetinden meşhur "Kahriyat*"ın ezcümle, şöyle bir parçasını dinlemek kifayet eder.
Sarayı, zindanı yık, taşlarını başlara vur
Yere indir güneşi, yıldızı eşâka savur
Ser-i bîdadı kopar, kalb-i ta'dayı kavur
Ol bize âb-ı hayat, ateş-i seyyal-i memat
Zurefadan biri...
Bediüzzaman'a zurefadan biri, bir gün irfanıyla mütenasib bir esvab ik-tisası lüzûmundan bahseder. Müşarünileyh de: "Siz, Avusturya'ya güya boykot yapıyorsunuz. Yine onun yolladığı kalpakları giyiyorsunuz. Ben ise bütün Avrupa'ya boykot yapıp, yalnız memleketimin mamulâtını giyerim." buyurmuştur.
Elyevm, Said-i Kürdî Kürdistan'a döndü. İstanbul'un hava-yı gül u gışın-dan, tezviratından, bedraka-i efkâr olmak lazım gelen gazetecilerin bazılarının bütün fenalıklara bâdi, bütün felaketlerin müvellidi olduklarını görerek bu derece açık cinayetlere tahammül edemeyerek meyus ve müteessir.. vahşetzar, fakat munis, fakat vefakâr ve namusperver olan dağlarına döndü. İsabet etti. Kimbilir, belki en büyük icraatından biri de budur.
İfade-i Naşir(Divan-ı Harbi Örfi)1
Ahmed Râmiz(Kürdizade Ahmed Ramiz)rahmetullahi aleyh1
Merhum Ahmed Râmizin ifadesidir. 2- Rumî 1323, milâdi 1907.
Lügatçe(Sözlük)
Âfak: Ufuklar.Âhenin: Demirden, pek sağlam. Ateş-i meali: Yüksek şkir ateşi, cazibesi. Ateşpare-i zekâ: Ateş gibi parlak zekâ. Âtıl: Tembel, faydasız. Azim: Büyük.Ekseriyet-i hasise: Kötü huylu ve alçak karakterli olanların çoğunluğu. Fıtraten: Yaratılışça. Şlvaki: Hakikaten. Hazâin-i lâ-tefna: Bitmez, tükenmez hazineler. Hİssİyat-ı umumiye: Genel duygular.Hudud-u cünun: Delilik sınırı.İfade-i naşir: Yayıncının önsözü.İfrat-ı zekâ: Aşırı derecedeki zekâ.İhtifa: Gizlenme.Kanun-u deha: Güçlü deha.Kâşane: Köşk, saray.Kelime-i tezyif: Hakaretifadesi.Maarif: Eğitim, öğretim.Mader-i hilkat: Yaratılışınkaynağı.Madud: Sayılan, kabul edilen.Mavera-yı şevahİk-İ cibal:Yüksek dağlann arkası.Mısra: şiirin satırlanndan herbiri.Mütecessis: Fazla meraklı. Müzevvir: Yalancı, arabozucu. Nevadir-i hilkat: Ender yaratışlı kimse. Peyapey: Art arda Rüyet edilme: Görülme. Sehavet: Cömertlik. şurezar-i Kürdistan: Kürdistan'ın çorak yerleri. Telhis etme: Özetleme. Tercüman-ı zîşan: Şanlı tercüman.Tulu etme: Doğma. Ulvî: Yüksek. Zekâ-i âli: Yüksek zekâ. Zelil: Hor, hakir, alçalmış. Zİya-yı ulviyet: Yücelik ışığı.Adl ü hak: Adalet ve hakikat. Arş-ı kanaat: Kanaatkârlığın yüksek makamı. Âşina: Alışık, dost. Âvan: Anlar, zamanlar. Behişt-i gına: Minnetsiz elde edilen cennet mutluluğu. Besalet: Yiğitlik. Bîgane: Uzak, alakasız. Bimarhane: Akıl hastanesi. Bîmenend: Eşsiz. Bülend: Yüksek. Elzem: Lüzumlu, zaruri. Endişe-i mevt: Ölüm endişesi. Hamaset: Kahramanlık.Hoca-i dânâ: Bilge hoca. Hüşyar: Uyanık. İhata-İ ilmiye: Kuşatıcı ilim. İrad etme: Söyleme. İstihkar: Küçümseme. Kemal-i mehâbet: Tam bir heybet ve azamet. Mansıb: Makam, mevki. Mansıb-ı tahkir-i zalimîn: Zalimleri küçük görme makamı. Menhus: Uğursuz, kötü. Mukabele etme: Karşılama. Nef an-lil-umum: Herkesin yararına olan. Nefy: Sürgün.Nezreylemek: Adamak. Nutk-u belİğ-İ bîtarafane:Tarafsız açık konuşma. Rabıta-İ aşk: Aşk bağı. Safvet-i ruh: Ruh saşyeti. Selh-hane: Mezbaha. Sıyanet: Koruma. şecaat: Cesaret. şematet: Kuru gürültü. Tabir-i âher: Başka bir ifade. Tarassud: Gözetim. Tebşir: Müjdeleme. Teyid etme: Güçlendirme. Zemin-i müdâra: Başkalarını idare etme ortamı, seviyesi. Âb-ı hayat: Hayat bahşeden su. Hava-yı gıll u gış: Ştne fesat Ateş-i seyyal-i memat: Ölümün akıcı ateşi. Bâdi: Sebep, illet. Bedraka-i efkâr: Şkirlerin mürşit ve kılavuzu. Eşâk: Felekler, gökler.Esvab: Elbise. Ezcümle: Örnek olarak. Müteessir: Etkilenmiş, üzgün İktİsa: Giyme, giyinme.Kalb-i ta'da: Merhametsiz,zalim kalb.Lİsan-ı hamaset: Cesaret dili.Meyus: Ümitsiz. dost.Müşarünileyh: Adı geçen kimse. Mütenasib: Uygun. Müvellid: Doğuran. Namusperver: Namuslu. Ser-i bîdad: Zulmün başı. Tezvirat: Hilekârlıklar. Vahşetzar: Issız, yabanî. Vefakâr: Vefalı. Munis: Cana yakın, Zurefa: Kibar, zarif kimseler