Medresetüz-Zehra'ya Giden Yol -1-

Pazartesi, 27 Ekim 2008 20:48 yönetici
Yazdır PDF

Rumî 1323, milâdi 1907 senesi zarfında idi ki; Kürdistan'ın yalçın, sarp ve âhenin mavera­yı şevahik-i cibalinde tulu etmiş Said-i Kürdî isminde nevadir-i hilkatten madûd bir ateşpâre-i zekânın İstanbul âfakında rüyet edildiği haberi etra­fa aksetmiş ve fıtraten mütecessis olan bazı kimseler o harika-i fıtratı pe-yapey gördükçe, mader-i hilkatin hazâin-i lâ-tefnasındaki sehaveti bir tür­lü hazmedemeyenleri, şu Kürd kıyafetinde, o şal ve şalvar altında öyle bir ka-nun-u dehânın ihtifa edebileceğini bir türlü anlamayarak, âtıl ve müzevvir olan ekseriyet-i hasise zelil olan hissiyat-ı umumiyesini bir kelime-i tezyi­

şu mana-yi intikamında telhis etmişlerdi: "Mecnûn!.."

Mecnun...

Rumî 1323, milâdi 1907 senesi zarfında idi ki; Kürdistan'ın yalçın, sarp ve âhenin mavera­yı şevahik-i cibalinde tulu etmiş Said-i Kürdî isminde nevadir-i hilkatten madûd bir ateşpâre-i zekânın İstanbul âfakında rüyet edildiği haberi etra­fa aksetmiş ve fıtraten mütecessis olan bazı kimseler o harika-i fıtratı pe-yapey gördükçe, mader-i hilkatin hazâin-i lâ-tefnasındaki sehaveti bir tür­lü hazmedemeyenleri, şu Kürd kıyafetinde, o şal ve şalvar altında öyle bir ka-nun-u dehânın ihtifa edebileceğini bir türlü anlamayarak, âtıl ve müzevvir olan ekseriyet-i hasise zelil olan hissiyat-ı umumiyesini bir kelime-i tezyi­

şu mana-yi intikamında telhis etmişlerdi: "Mecnûn!.."

said-nursi-10

İfrat-ı zekâ...

Said-i Kürdî filvaki ifrat-ı zeka itibariyle hudud-u cünunda idi. Fakat, öy­le bir cünûn ki, onun ruh-u kemal ve aklına, en ulvî ve fedaî şair-i bed­baht olan üstad-ı muhteremim A. Cevdet şu mısralarında tercüman-ı zîşa-nı olmuştur:


Cünun başımda yanar ateş-i meâlidir,

Cünun başımda benim bir zeka-i âlidir.

Benim cünunuma rehber ziya-yı ulviyet,

Benim cünunumu bekler azim bir niyet.

İstanbul'a Geliş

Evet, Said-i Kürdî İstanbul'a, şurezar-ı Kürdistan'ın maarifsizlikle öldürül­mek istenilen kâinat idrakinde yapamadığı kâşanelere bedel Yıldız siyaset selhhanelerini zelzelelere vermek azmiyle gelmişti. Daha İstanbul'a gelme­den Van'dan, Bitlis'ten, Siirt'ten, Mardin'den, Erzurum'dan defaatle nefy olun­du. İstanbul'a gelmesiyle beraber Abdülhamid tarafından da suret-i ciddiye-de tarassud altına aldınldı ve bir kaç kere tevkif edildi. Nihayet bir gün geldi ki, Said-i Kürdî'yi Üsküdar'a, Toptaşı'na yolladılar. Çünkü, hapishanede ikaz edilecek kimseler bulunmak muhtemeldi. Bimarhaneden ikide birde çıkanlır, maaş, rütbe tebşir edilir.. Hazret-i Said:

"Ben Kürdistan'da mekteb açtırmak üzere geldim. Başka bir dileğim yoktur. Bunu isterim ve başka bir şey iste­mem."

...derdi. Tabir-i âherle, Bediüzzaman iki şey istiyordu: Kürdistan'ın her tarafında mektebler açtırmak istiyor, başka bir şey almamak istiyordu.

Arş-t kanaat oldu, behişt-i gına bize,

Biz inmeyiz zemin-i müdâraya ol emîn.

Mansıbların, makamların en bülendidir,

-Vicdanımızca- mansıb-ı tahkir-i zalimîn.

En büyük ders;...

Şehzadebaşı'nda şematetle bir konferans verildiği gece, kemal-i mehâ­betle sahneye çıkıp irad ettiği nutk-u beliğ-i bîtarafane, Said'in ihata-i ilmi­yesi kadar hamaset ve fedakârlıkta da bîmenend olduğunu teyid eder.

Gerek o gece, gerek menhus Otuz Bir Martta cihan-değer nasihatlarıy-la ortaya atılan hoca-i dânâya; böyle tehlikeli âvanda vücud-u kıymettarı­nın sıyaneti nef'an-lil-umum elzem olduğu ihtar edildiği zaman;

"En büyük ders, doğruluk yolunda ölümünü istihkar dersi vermektir."

"Yerinde ölmek için bu hayat lazımdır" fikrine karşı;

Âşinâyız, bize bîganedir endişe-i mevt,

Adl ü hak uğruna nezreylemişiz canımızı.

mısralarıyla mukabele ederdi.

Said-i hüşyar'ın safvet-i ruhunu, besalet ve şecaatini, fedakarlığındaki nihayetsizliğini anlamak ve ona ebedî bir rabıta-i aşk ile bağlanmak için lisan-ı hamasetinden meşhur "Kahriyat*"ın ezcümle, şöyle bir parçasını dinlemek kifayet eder.

Sarayı, zindanı yık, taşlarını başlara vur

Yere indir güneşi, yıldızı eşâka savur

Ser-i bîdadı kopar, kalb-i ta'dayı kavur

Ol bize âb-ı hayat, ateş-i seyyal-i memat

Zurefadan biri...

Bediüzzaman'a zurefadan biri, bir gün irfanıyla mütenasib bir esvab ik-tisası lüzûmundan bahseder. Müşarünileyh de: "Siz, Avusturya'ya güya boykot yapıyorsunuz. Yine onun yolladığı kalpakları giyiyorsunuz. Ben ise bütün Avrupa'ya boykot yapıp, yalnız memleketimin mamulâtını giyerim." buyurmuştur.

Elyevm, Said-i Kürdî Kürdistan'a döndü. İstanbul'un hava-yı gül u gışın-dan, tezviratından, bedraka-i efkâr olmak lazım gelen gazetecilerin bazıla­rının bütün fenalıklara bâdi, bütün felaketlerin müvellidi olduklarını göre­rek bu derece açık cinayetlere tahammül edemeyerek meyus ve mütees­sir.. vahşetzar, fakat munis, fakat vefakâr ve namusperver olan dağlarına döndü. İsabet etti. Kimbilir, belki en büyük icraatından biri de budur.

İfade-i Naşir(Divan-ı Harbi Örfi)1


Ahmed Râmiz(Kürdizade Ahmed Ramiz)rahmetullahi aleyh1

Merhum Ahmed Râmizin ifadesidir. 2- Rumî 1323, milâdi 1907.

Lügatçe(Sözlük)

Âfak: Ufuklar.Âhenin: Demirden, pek sağlam. Ateş-i meali: Yüksek şkir ateşi, cazibesi. Ateşpare-i zekâ: Ateş gibi parlak zekâ. Âtıl: Tembel, faydasız. Azim: Büyük.Ekseriyet-i hasise: Kötü huy­lu ve alçak karakterli olanların çoğunluğu. Fıtraten: Yaratılışça. Şlvaki: Hakikaten. Hazâin-i lâ-tefna: Bitmez, tükenmez hazineler. Hİssİyat-ı umumiye: Genel duygular.Hudud-u cünun: Delilik sınırı.İfade-i naşir: Yayıncının önsözü.İfrat-ı zekâ: Aşırı derecedeki zekâ.İhtifa: Gizlenme.Kanun-u deha: Güçlü deha.Kâşane: Köşk, saray.Kelime-i tezyif: Hakaretifadesi.Maarif: Eğitim, öğretim.Mader-i hilkat: Yaratılışınkaynağı.Madud: Sayılan, kabul edilen.Mavera-yı şevahİk-İ cibal:Yüksek dağlann arkası.Mısra: şiirin satırlanndan herbiri.Mütecessis: Fazla meraklı. Müzevvir: Yalancı, arabozucu. Nevadir-i hilkat: Ender yaratışlı kimse. Peyapey: Art arda Rüyet edilme: Görülme. Sehavet: Cömertlik. şurezar-i Kürdistan: Kürdis­tan'ın çorak yerleri. Telhis etme: Özetleme. Tercüman-ı zîşan: Şanlı tercüman.Tulu etme: Doğma. Ulvî: Yüksek. Zekâ-i âli: Yüksek zekâ. Zelil: Hor, hakir, alçalmış. Zİya-yı ulviyet: Yücelik ışığı.Adl ü hak: Adalet ve hakikat. Arş-ı kanaat: Kanaatkârlığın yüksek makamı. Âşina: Alışık, dost. Âvan: Anlar, zamanlar. Behişt-i gına: Minnetsiz elde edilen cennet mutluluğu. Besalet: Yiğitlik. Bîgane: Uzak, alakasız. Bimarhane: Akıl hastanesi. Bîmenend: Eşsiz. Bülend: Yüksek. Elzem: Lüzumlu, zaruri. Endişe-i mevt: Ölüm endişesi. Hamaset: Kahramanlık.Hoca-i dânâ: Bilge hoca. Hüşyar: Uyanık. İhata-İ ilmiye: Kuşatıcı ilim. İrad etme: Söyleme. İstihkar: Küçümseme. Kemal-i mehâbet: Tam bir heybet ve azamet. Mansıb: Makam, mevki. Mansıb-ı tahkir-i zalimîn: Zalimleri küçük görme makamı. Menhus: Uğursuz, kötü. Mukabele etme: Karşılama. Nef an-lil-umum: Herkesin yararına olan. Nefy: Sürgün.Nezreylemek: Adamak. Nutk-u belİğ-İ bîtarafane:Tarafsız açık konuşma. Rabıta-İ aşk: Aşk bağı. Safvet-i ruh: Ruh saşyeti. Selh-hane: Mezbaha. Sıyanet: Koruma. şecaat: Cesaret. şematet: Kuru gürültü. Tabir-i âher: Başka bir ifade. Tarassud: Gözetim. Tebşir: Müjdeleme. Teyid etme: Güçlendirme. Zemin-i müdâra: Başkalarını idare etme ortamı, seviyesi. Âb-ı hayat: Hayat bahşeden su. Hava-yı gıll u gış: Ştne fesat Ateş-i seyyal-i memat: Ölü­mün akıcı ateşi. Bâdi: Sebep, illet. Bedraka-i efkâr: Şkirlerin mürşit ve kılavuzu. Eşâk: Felekler, gökler.Esvab: Elbise. Ezcümle: Örnek olarak. Müteessir: Etkilenmiş, üzgün İktİsa: Giyme, giyinme.Kalb-i ta'da: Merhametsiz,zalim kalb.Lİsan-ı hamaset: Cesaret dili.Meyus: Ümitsiz. dost.Müşarünileyh: Adı geçen kimse. Mütenasib: Uygun. Müvellid: Doğuran. Namusperver: Namuslu. Ser-i bîdad: Zulmün başı. Tezvirat: Hilekârlıklar. Vahşetzar: Issız, yabanî. Vefakâr: Vefalı. Munis: Cana yakın, Zurefa: Kibar, zarif kimseler

Yorumlar (0)

Bu yorumun beslemesine abone olun

Yorum yaz

daha küçük | daha büyük

busy
Son Güncelleme: Pazartesi, 27 Ekim 2008 21:21