Birkaç adam denizin dibine dalarlar. Denizin dibinde araştırma yaparken birisinin eline uzunca bir parça elmas geçer. Definenin müştemilâtını tamamen bu gibi elmaslardan ibaret olduğunu hükmeder. Sonra arkadaşlarından, başka çeşit cevherin bahsini işittiğinde onların buldukları cevahirin kendi bulduğu elmasın nakışları olduklarını tahayyül eder. Diğeri kürevî bir yakutu bulur. Öteki arkadaşı da başka bir çeşidini buluyor. Ve hakeza, her birisi definenin esas müştemilâtı kendi bulduğu çeşitten ibaret olduğunu ve arkadaşlarının buldukları çeşitler de definenin zevaid ve teferruatından olduğunu itikad eder. Mesele bu şekle girmekle muvazene kayıp ve tenasüb zail olur. Sonra meselenin hakikatını keşf ve izah için tevilat ve tekellüfata başlarlar. Hatta definenin inkârına bile zehab eden olur.
İ'lem eyyühe'l-aziz!
Kur'an-ı Mucizü'l-Beyanın hak ve hakikat olduğuna en sadık deliller:
1- tevhidin bütün iktizalarını ve lâzımlarını mertebeleriyle muhafaza etmesidir.
2- Esma-i hüsnanın tenasüb ve iktizası üzerine hakaik-ı âliye-i ilâhiyedeki muvazeneyi müraat etmesidir.
3- Rububiyet ve uluhiyete ait şuunatı kemâl-i muvazene ile cemetmesidir.

Kur'an'ın bu hasiyeti beşerin eserlerinde bulunmadığı gibi, melekût cihetine geçen evliya ve sair büyüklerin netaic-i fikirlerinde de bulunamamıştır. Ve eşyanın bâtınına dalmış olan İşrakiyyun* ve âlem-i gayba nüfuz eden ruhaniyyun dahi, Kur'an'ın bu hasiyetini bulamamışlardır. Zira onların nazarları mukayyed olduğundan hakikat-ı mutlakayı ihata edemez.
Bunlar ancak hakikatın bir tarafını bulur ve ifrat-tefrit ile tasarrufa başlarlar. Bunun için tenasübü (uygunluk) bozup, muvazeneyi ihlâl ediyorlar.
Meselâ: enva-i cevahiri havi ziynetli ve kıymetli bir defineyi keşfetmek için birkaç adam denizin dibine dalarlar. Denizin dibinde araştırma yaparken birisinin eline uzunca bir parça elmas geçer. Definenin müştemilâtını tamamen bu gibi elmaslardan ibaret olduğunu hükmeder. Sonra arkadaşlarından, başka çeşit cevherin bahsini işittiğinde onların buldukları cevahirin kendi bulduğu elmasın nakışları olduklarını tahayyül eder. Diğeri kürevî bir yakutu bulur. Öteki arkadaşı da başka bir çeşidini buluyor. Ve hakeza, her birisi definenin esas müştemilâtı (içindekiler) kendi bulduğu çeşitten ibaret olduğunu ve arkadaşlarının buldukları çeşitler de definenin zevaid ve teferruatından olduğunu itikad eder. Mesele bu şekle girmekle muvazene kayıp ve tenasüb (uygunluk) zail olur. Sonra meselenin hakikatını keşf ve izah için tevilat ve tekellüfata (zorlamalar) başlarlar. Hatta definenin inkârına bile zehab(zanna kapılma) eden olur.
Evet; Sünnet-i seniyye ile muvazene yapılmazdan evvel, hemen meşhudatına itimad eden İşrakiyyun ile mutasavvifenin eserlerini teemmül eden zatlar, şu söylediğime hak verir. bilâ-tereddüt kabul ederler.
Arkadaş! Kur'an da o defineyi keşfetmek için o denize dalmıştır. Fakat Kur'an'ın gözü açık olduğundan, defineyi tamamıyla ihata ile görmüştür. Ve hakikate uygun bir tarzda tenasüb ve muvazeneyi riayet ederek kemal-i intizam ve ıttırad (intizamlı) ile hakikatı izhar etmiştir.
Arkadaş! Nev-i beşerde envaen dalâlete düşen fırkaların sebeb-i dalâletleri, imamlarının kusurudur. Evet, imamları bâtından bahsetmişlerse de meşhudatlarına itimad ve iktifa ederek esna-i tarikten (yol esnasında) dönmüşlerdir. Ve
(Bir tek şeyi korudun ama, çok şeyi de yitirdin) kavline masadak olmuşlardır.